Suriye Düğümünün Dünü, Bugünü ve Yarını

Suriye’de, 9 yıldır devam eden ve 15 Mart 2011’de küçük ölçekte bir protesto gösterisiyle başlayıp daha sonra esas itibariyle iç mesele olmanın ötesine geçen bir iç savaş yaşanmaktadır. Suriye İç Savaşı, son zamanların en yıkıcı çatışmalarına sahne olmaktadır. Dünya üzerindeki pek çok ülke, bu meseleye aktif veya pasif biçimde müdahil olmaktadır. Bu noktada, sınır komşumuz Suriye’de yaşanan iç savaşın sebeplerini ve etkilerini bilmemiz bizler için kritik bir öneme sahiptir.

Suriye, 2000 yılı öncesinde Hafız Esad (Beşar Esad’ın babası), 2000 yılından beridir de Beşar Esad hükümeti tarafından yönetilen ve Türkiye’nin güneyinde 911 km’lik sınırı bulunan bir ülkedir. İktidarının özellikle 10-11’inci yıllarında halkı zorlayan yüksek işsizlik, kısıtlanan özgürlükler ve yoksulluk sonucu ülkenin dikkate değer bir kısmı, faturanın Beşar Esad hükümeti tarafından ödenmesi gerektiğini düşünüyordu.

2011 yılının Mart ayına gelindiğinde, bölgenin güneyinde patlak veren Arap Baharı’nın da etkisiyle, Suriye içindeki demokrasi yanlısı muhalif gruplar Dera kentinde barışçıl protesto gösterilerine başladı. Yapılan gösterilere Esad’ın emriyle yapılan müdahaleler, Esad’ın istifasını isteyen hareketlenmelere sebep oldu.

Humus Kentinde Düzenlenen Protesto

Suriye’de iç savaşın patlak vermesinin ardından, doğal olarak, Türkiye kendi sınırının güvenliğini öncelikli politika haline getirdi. Bununla ilgili olarak da yönetimi Türk askeri tarafından yapılacak olan, Kuzey Suriye’de bir tampon bölge kurulmasını talep etti. Ancak bu talebin sıcak karşılanmaması, Türkiye’nin uzun süredir devam eden ve Suriye İç Savaşı döneminde iyice ayyuka çıkan yanlış ABD siyaseti ve ABD yönetim sistemi ile ilgili yanlış bildiği doğrular sebebiyledir. Bu bilgi yanlışlığının gündelik tezahürlerinden biri de şudur: Türkiye’de, ABD lideri ile Türkiye liderinin görüşmesi eğer 45 dakikadan uzun sürmüşse, yapılan yorum ikili ilişkilerin çok iyi durumda olduğudur. Bunun dışında farklı bir eksikliğimiz ise, ABD Başkanlık Sisteminin işleyişi konusundaki bilgimizdir. Ülkemizde, “ABD Başkanı ne derse o olur.” gibi bir genel anlayış vardır. Ancak aslında sistem, kişilerin kararlarını dengeleme görevi de görmekte ve hatta yeri geldiğinde başkanı dahi kısıtlayacak güçte bir sistem (Denetim ve Denge Sistemi – Checks and Balances) olarak işlemektedir.

Uzun bir süredir tartışılan bir diğer konu ise Menbiç ve Fırat’ın doğusudur. Bölgede Türk tarafının isteği, PKK’nin Suriye’deki uzantıları olan YPG-PYD terör örgütlerinin temizlenmesi yönündeydi. Bu örgütlerin temizlenmesi için önce ABD’nin bu örgütlerle olan iş birliğini kesmesi gerekmektedir. Bunu sağlamak için de Türkiye ile ABD çeşitli müzakerelerde bulunmaktadır. Ancak ABD, müzakere masasında Türkiye’nin duymak istediklerini söylemekte ve sonra yine kendi bildiğini okumaya devam etmektedir. Bu durumda, “tutarsızlık” ABD politikasının bir parçası sayılabilir. Bunun çarpıcı bir örneği, Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilmesi konusunda tecrübe edilmiştir. Trump’ın, ABD askerinin bölgeden çekileceğini açıklamasının ardından kısa bir süre sonra çekilmenin aşamalı ilerleyeceğini söylemesi, ardından çekilmenin devam edip bir askeri birliğin orada kalacağını belirtmesi ve son olarak da kalacak asker sayısını artırdıklarını bildiren açıklamayı yapması sayılabilir. Hatta son kertede Fransa ve İngiltere’ye de açıkça çağrıda bulunmuş ve bölgede güvenliği sağlamak için bu ülkelerden fedakârlık beklemiştir, çünkü 2020 yılındaki Başkanlık Seçimlerine girerken, aslında hiç bitirmediği, seçim kampanyasını canlandırmayı ve seçmenine verdiği taahhütleri gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.

Peki, çekilmenin önündeki engel ne? Aslına bakılırsa çekilmenin önündeki en büyük engel; Obama döneminde başlatılan ve hala devam ettirilen, ABD’nin Orta Doğu siyasetidir. Bu politikaya göre ABD, bölgede İran’ın nüfuzunun dengelenmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şimdilerde buna ek olarak Çin ile ekonomik ve askeri mücadele söz konusudur. Obama’nın başkanlık döneminde uygulanan siyaset, nitekim daha barışçıl bir siyaset iken, Trump döneminde daha sert bir politika izlenmekte. Bunu, adeta “Yeminli bir İran Düşmanı” olan John Bolton’un Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atanmasından da görebiliyoruz. Yapbozun parçalarını birleştirdiğimizde, bu şartlarda ABD’nin Suriye’den çekilmesinin bir hayli zor olduğu görülmektedir.

Bugünkü durum ile geçmişi karşılaştıracak olursak… Soğuk Savaş Döneminde Dünya, Rusya ve ABD olmak üzere iki kutuplu bir yapıdaydı. Biri ile ticari ilişkisi olan ülkeye diğeri tarafından ticari kısıtlama uygulanıyordu. Bir diğer deyişle, Dünya’da taraflılık yani taraf olmayanın bertaraf edildiği bir düzen hâkimdi. Günümüzde ise ikili iş birlikleri olaylara göre şekillenmektedir. Örneğin Suriye meselesinde Rusya’yı destekleyen bir Avrupa ülkesi, Ukrayna meselesi söz konusu olduğunda Rusya’ya ambargo koyabilmektedir.

2011 yılından beridir Suriye meselesi, Türk dış politikasının merkezinde olan ve Türk dış politikasının perspektifini daraltan bir konu olmuştur. Bunun sebebi ise güvenlik konusuna verilen önemdir. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşın ardından 2013 yılı Mayıs ayına kadar Türkiye, Esad rejiminin devrilmesi gerektiğini düşünüp, muhaliflere destek verdi. Bu noktada, gönderilen yardımların cihatçı gruplara gittiği iddiasıyla ABD, Türkiye’den yardımını çekeceğini belirtti. Ancak Türkiye iddiaları kabul etmedi ve Körfez ülkeleriyle iş birliğine başladı. Bu durum, Suriye meselesinde, Türkiye ile ABD arasındaki ilk ayrışmaydı.

Bu dönemde Türkiye’de Gezi Olayları oldu, Mısır’da Mursi devrildi ve 2014 yazında, birdenbire IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) adıyla bir örgüt ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın da ötesinde, bu karmaşa ortamından beslendi ve büyüdü. Bu ortamda beslenen bir başka örgüt de El-Kaide oldu. ABD’nin El-Kaide’yi terör örgütü olarak kabul etmesindeki temel sebep ise, bu örgütün 11 Eylül saldırılarını üstlenmiş olmasıdır. Detaylarına bu yazımda girmeyeceğim, ancak 11 Eylül İkiz Kuleler Saldırıları da ilginç ve bir o kadar da tartışmalı bir konudur.

IŞİD’e Ait Bir Konvoy ve Militanlar

Normal şartlarda, Avrupa ve benzeri müreffeh toplumlarda yaşayan halkların genel olarak, dikta yönetimlerinden haz etmedikleri su götürmez bir gerçektir. Ancak bu toplumların bir başka özellikleri de çıkarlarının zarar göreceğini düşündükleri anlarda fikriyatlarından taviz vermekten geri durmayışlarıdır. Nitekim bu durum, Avrupa’ya dönük olası bir göç dalgası ihtimaliyle birlikte su üzerine çıktı. Olası bir göç dalgası Avrupa halkının baştaki düşüncesini; “en azından güvenliğin ve iyi kötü bir düzenin sağlandığı tek adam rejimleri de kabul edilebilir” olarak revize ettirdi.

Tüm bunlar dünyada cereyan ederken, güçlenen IŞİD, 2014 Sonbaharında Kobani’ye saldırdı. Türkiye, olayda PKK’yı hedef alan IŞİD’e müdahalede bulunmadı. Dolayısıyla, ABD’nin gözünde IŞİD’e destek veriyormuş gibi göründü. Bu durum da ABD ile yaşanan ikinci ayrışma oldu ve ABD olaylara müdahale etti. Sonuç olarak, askeri yönden gelişmiş olan Suriyeli Kürtlerle iş birliği yaptı. Sahada taşeron bir askeri güç bulundurması, ABD’nin avantajına olan bir durumdu. Bölgede adeta bir tampon görevi görüyorlardı.

Bu olaylar yaşanırken, Türkiye’nin adeta elini kolunu bağlayan bir olay daha yaşanıyordu. Türkiye’nin Musul’daki konsolosluğu, içindeki personellerle birlikte rehin alınmıştı. (101 gün boyunca rehin kalan görevli personellerimiz 20 Eylül 2014 tarihinde ülkemize getirildiler.)

2016 yılında gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi sonrası biraz daha netleşen bir tez var: Türkiye’nin bir Kürt Koridoru ile çevrelendiği tezi. 15 Temmuz sonrası Türk halkında ortaya çıkan “Tehdit Batıdan geliyor” algısı da bu durumun bir tezahürü olarak sayılabilir. Ancak bu tezi destekleyen son gelişme 15 Temmuz darbe girişimi değildir.

Irak’ta 1970’li yılların sonundan itibaren, Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasındaki anlaşmalarla birlikte, Kuzey Irak’ta bölgesel bir Kürt yönetimi kurulmasına çalışılıyordu. Aslına bakılırsa, bölgede yaşayan Kürtlerin gayri resmî biçimde özerk yaşadıklarını ve kendilerini de bu şekilde tanımladıklarını 1980-88 Irak-İran Savaşı’nda İran’ı desteklemelerinden de anlayabiliriz. Irak’ta, özellikle de 2003 yılında gerçekleşen işgalden sonra, özerkliğin resmiyete dönüştürülmesine yönelik adımlar atılmaya başlandı. Sonuç olarak, neredeyse tüm dünyanın karşı çıkmasına rağmen, 2017 yılı Eylül ayında gerçekleşen referandumdaki (Bu referandum da tartışmalı bir konudur.)  %92’lik “Evet” oyu ile Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi kuruldu. Bu gelişme de yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin bir Kürt Koridoru ile çevrelendiği tezini destekler niteliktedir.

Son 3 yılda ABD ile Türkiye arasında yaşanan olayları; ABD ile YPG-PYD iş birliği, Rahip Brunson Krizi, Halkbank Davası, Fetullah Gülen’in İadesi, Vize Krizi ve Ekonomik Savaş Tartışmaları olarak listeleyebiliriz.

Bunların dışında 15 Temmuz sonrasında, sürpriz biçimde Türkiye, İran ile Rusya’ya yakınlaşmaya başladı. Olayın ilginç noktası şudur ki; 15 Temmuz öncesinde Esad’ın gitmesi için muhaliflere destek veren Türkiye, 15 Temmuz sonrasında Esad rejimini destekleyen İran ve Rusya ile yakınlaştı. Bu tutum, pek çok kişi için sürpriz bir yakınlaşmaydı. Öte taraftan bir NATO üyesi olan Türkiye’den gelen bu adımın, belirsizliği arttırdığını görmek güç değildir. Yani bölge sürprizlere açık bir konumda ve bu bölge için yakın gelecekte de herhangi bir kalıcı çözüm öngörülemiyor.

Suriye’de Barışın Sağlanması İçin Astana’da Bir Araya Gelen Rusya, Türkiye ve İran Liderleri

Rusya’nın sahaya girmesi 2015 Eylül ayına dayanmaktadır. Rejime destek olma maksadıyla başlayan hava saldırıları, süregelen iç savaşın Esad rejimi lehine değişmesine sebep oldu. Putin’in o dönemdeki açıklamalarına göre 6 ay devam etmesi ve sonra bölgeden çekilmesi planlanan Rusya’nın askerî desteği, 2016 Eylül ayında Kuzey Suriye’de ağır bombardımanlar gerçekleştirmeye devam etmiş ve sivilleri de hedef aldığı iddialarıyla sıkça gündeme gelmiştir.

İran da bilfiil olmasa da bölgede Esad rejimine destek olmak için bulunuyor. Desteklerini ağırlıklı olarak maddi ve dolaylı yoldan askerî olarak yapıyor. Irak, Lübnan, Afganistan ve Yemen kökenli binlerce Şii milis, İran tarafından silahlandırıldı, eğitildi ve Suriye’ye gönderildi. Bu grupların içinde de ağırlıklı olarak Lübnan Hizbullah üyeleri bulunmaktadır.

İsrail ise, Hizbullah’a giden silah ve maddi yardımlardan duyduğu kaygıdan dolayı Suriye’de çeşitli bölgelerde ve zamanlarda hava saldırıları düzenlemektedir. Suudi Arabistan ile İsrail, Suriye’deki amaçları bakımından pek de uzağa konumlandırılmazlar. Suudi Arabistan da bölgede güçlenmesini istemediği İran’a karşı bir tavır olarak Suriye’ye girmiş ve bu uğurda çokça para harcamıştır.

Üzerinde bunca dış gücün planlar yaptığı Suriye halkı, şüphesiz ki bu iç savaştan en çok etkilenen kişiler oldular. Yaşanan iç savaşın ilk günlerinden bugüne yaklaşık olarak 400 bin kişi çeşitli saldırılarda yaşamını yitirdi. Ölen insanların içerisindeki sivil sayısının 100 binin üzerinde oluşu da iç savaşın en vahim noktalarından biri olarak göze çarpmakta. Sivil katliamından daha elim ve daha vahim bir başka husus ise sağlık merkezlerine yapılan saldırılar. Ülkede iç savaş döneminde faaliyet gösteren sağlık birimlerine günümüze değin 500’den fazla kez saldırı yapıldı ve binden fazla sağlık çalışanı bu saldırılarda hayatını kaybetti. (Bu noktada belirtmekte fayda var: Suriye İç Savaşı boyunca bazı hastanelerin askeri amaçlarla kullanıldığına dair kuvvetli iddialar bulunmaktadır.) Ülke genelindeki insanların yarısından çoğu evinden oldu. İç savaş öncesi 22 milyon olan nüfusun yaklaşık 6 milyonu ülke içinde başka bölgelere, 5 milyondan fazlası ise ülke dışına iltica ederek hayatlarını kurtarmaya çalıştılar. Mültecilerin %92’lik kısmı ise Lübnan, Ürdün ve Türkiye gibi çevre ülkelere iltica ettiler. Ülkemiz ise, bünyesindeki (açıklamalara göre) 4 milyon civarındaki sığınmacı sayısı ile en çok sığınmacı kabul eden ülke konumundadır. Ülkemizin bu kadar yüksek sayıda sığınmacıyı kabul etmesinin arkasında da elinde caydırıcı bir güç bulundurma stratejisi vardır ancak burada ayrıntıya girmek doğru olmaz. Tüm bu sığınma işlemleri devam ederken, gündem sürekli değişik konulara sahne olmaktadır.

İç Savaşta Yaralanan Suriyeli Bir Çocuk

2019 Bahar dönemine girerken yaşanan olaylar ise şu şekilde sıralanabilir; Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 savunma sistemini almakta ısrarcı olmasının bir sonucu olarak, ABD’den alacağı F-35 serisi uçakların teslimatı askıya alındı: Askeri bir ambargo uygulandı. Diğer yandan 31 Mart arifesi ile sonrasında iç siyasette yaşananları da düşünürsek: Bahar ve yaz aylarının hareketli geçeceği öngörülebilir.

S-400 sistemlerinin önümüzdeki Temmuz ayı içinde Türkiye’ye getirilmesi ve Kasım ayı dolaylarında da yerleştirilmesi planlanıyor. Bu noktada ise asıl kritik dönüm noktası, S-400 sistemlerinin satın alınması ya da Türkiye’ye getirilmesi değil: Bu sistemlerin yerleştirilmesidir. Bu noktayı biraz daha açacak olursak… Türkiye, 1952 yılında NATO’ya üye olmuştur ve o tarihten beridir NATO bünyesinde pek çok farklı görevi başarı ile icra etmiş, askeri yönü güçlü bir Avrasya ülkesidir. Türkiye’nin 1952’den bu yana yürüttüğü bu askeri faaliyetler ise ABD’nin istediklerinin dışına hiçbir zaman çıkmamıştır. Dolayısıyla, ABD’nin şu andaki korkusu, kendi güdümü dışına çıkmaya yeltenen bir Türkiye’nin varlığıdır. Bu noktada da ABD süreci yavaşlatmak değil; tamamen durdurmak gayesi gütmektedir. Bir benzetme yapılacak olursa: Türkiye S-400 savunma sistemini almak istediğini uluslararası mecrada dile getirmesi ile birlikte kılıcını kınından çıkarmıştır. Bu kılıcın savrulması, sistemlerin Türkiye’ye yerleştirilmesi ve aktifleştirilmesi adımı ile gerçekleşecektir.

S-400 Savunma Sistemi

Öte yandan ABD ile yaşanan krizler arasında bahsettiğimiz Brunson Krizi ülkemizde döviz odaklı bir ekonomik problemler serisinin fitilini ateşlemiştir. Özellikle bu krizin doruk noktasına ulaştığı 12 Ağustos 2018 gününde, Türk Lirası tarihinin en değersiz gününü yaşamıştır. (12 Ağustos 2018 Pazar günüdür, düşüşün gerçekleşmesi TSİ 21.00 sularında Asya piyasalarının işlemlerine başlamasıyla olmuştur.) Rahip Brunson’un tahliye edilmiş olması ve tahliyesinin akşamında ülkesine dönmesi aslında krizi bitirmiş değildir. Rahip Brunson tahliye edilmiş ve ülkesine dönmüş olabilir ancak vize ve konsolosluk çalışanları ile bazı Amerikan vatandaşlarının ülkemizde gözaltında tutulmasından dolayı problemler hala devam etmektedir. Bu tür olaylardan dolayı 2017 sonbaharında ABD, Türkiye Büyükelçisini çekmişti. Aradan geçen 1,5 yıl süresince de herhangi bir atama yapılmamıştır. (Bir süredir atanması düşünülen isim ise Yakın Doğu İlişkileri Sorumlusu David Satterfield.)

Her ülke arasında çeşitli zamanlarda, çeşitli konular üzerinde tartışmalar, anlaşmazlıklar ve hatta krizler yaşanabilmektedir. Bu problemlerin çözümü ile ilgili en az etkili konumlardan biri ise devlet başkanlığıdır. Devlet başkanı siyasetçidir ve halkını manipüle etmesi ve hatta gerekli gördüğü anlarda yalan söylemesi gerekmektedir. İşte bu noktada asıl iş, problemleri çözmek ve ikili ilişkileri ilerletmek amacıyla oraya atanan diplomatlara düşmektedir. Umarım şimdi son birkaç senedir Türk-Amerikan ilişkilerinin kopma noktasına gelmesinin bir sebebini daha görmüşüzdür.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD’de alınan bir kararla, daha önceden İran’ı hedef alan ambargonun bazı ülkeleri (Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülke) etkilememesi maksadıyla ortaya koyduğu muafiyet kararının kaldırılması kabul edildi. Buna göre Türkiye’ye de CAATSA (Amerikan Düşmanlarına Yaptırım Yasası) yaptırımları uygulanabilecek. ABD, bu kararı ile birlikte Türkiye’nin de petrolünü İran yerine BAE ya da Suudi Arabistan’dan almasını istedi. Kararın resmen yürürlüğe girmesi için verilen tarih 2 Mayıs olmasına karşın şimdiden kararın yansımaları petrol fiyatlarının artmasıyla yankı buldu. Bunun üzerine İran, Hürmüz Boğazı üzerinden İran petrolü yüklü gemilerin geçişinin engellenmesi durumunda boğazı kapatacağını duyurdu ve çok geçmeden bölgeye askeri gemilerini yığmaya başladı. İran’ın bu adımı sonrası ABD’den cevap gecikmedi. ABD Deniz Kuvvetleri yaptığı açıklamayla İran’ın Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir şekilde saldırgan tutum izlemesine karşılık vereceklerini bildirdi. Gelişmeler üzerine Dışişleri Bakanlığımız açıklamalarda bulunmuş olsa da bu kararın asıl muhatabı İran’dır ve Hürmüz Boğazı’nda sular daha da ısınacaktır.

ABD’nin 90’lı yıllardan beri uyguladığı bir Orta Doğu politikası vardır ve bu plan Türkiye’nin çıkarlarıyla kimi zamanlarda çatışmıştır. 1. Körfez Savaşı sonunda Amerika’nın Kuzey Irak bölgesinde yasaklı bölge kurması, Türk halkını doğal olarak huzursuzluğa sevk etmiştir. Hatta o dönemde herhangi bir Türk’e o bölgeyi sormak isteseniz, Amerika’nın orada yeni bir ülke kurmak istediği yönünde cevap almanız kuvvetli bir ihtimal olarak öne çıkardı. 15 Temmuz olayları sonrasında ise Amerika’ya karşı olan bu kuşkuculuk iyice arttı.

Olayların pek iç açıcı olduğu söylenemez ancak Türkiye (henüz oyun kurucu pozisyonda olmasa da) konumu ve gücü itibarıyla “oyun bozucu” bir ülke olduğu tartışmaya mahal olmayan bir konu. Diğer bir deyişle, Türkiye henüz istediği şeyleri yaptıracak güçte olmayabilir; ancak istemediği şeyleri yaptırmayacak kadar da güçlü bir ülke. Özetle, iki ülke arasındaki ilişkilerin bugüne kadar kopmamış olmasının en temel sebebi, iki ülkenin de birbirini henüz gözden çıkaramamış olmasıdır.

%d blogcu bunu beğendi: