27 Mayıs Darbesi

Günümüzden 59 yıl önce, 27 Mayıs 1960 tarihinde saat gece 3’te Ordu yönetime el koydu. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk askeri darbe olan 27 Mayıs Askeri Darbesi sonunda; dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam cezasına çarptırıldı.
Ülkemiz tarihinde kara bir leke olarak yerini alan bu darbe, beraberinde yeni bir anayasa ile pek çok farklı yenilik getirmiştir. Peki, darbeye maruz bırakılan Demokrat Parti (DP) İktidarı nasıl iktidara geldi?
Demokrat Parti’nin İktidara Gelişi
DP, 1946 yılı başlarında, İsmet İnönü’nün bir muhalefet partisine ihtiyaç olduğunu belirtmesi üzerine kurulmuştur. İlk seçim deneyimini kuruluşundan 7 ay sonra yaşayan DP, bu seçim sonunda 397 milletvekili olan Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) grubu karşısında 62 milletvekili ile meclise girmiştir. 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleştirilen ve DP’nin ikinci genel seçim deneyimi olan seçim sonuçlarına göre ise CHP’nin 69 milletvekiline karşı 408 milletvekili ile adeta ezici bir üstünlükle meclise girmiştir.
27 yıllık bir CHP döneminden sonra gelen DP dönemi sonradan “beyaz devrim” olarak da anılmaya başlamıştır. Bu devrim ile birlikte İnönü Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrılmış ve yerine Celal Bayar Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiştir. Adnan Menderes Başbakanlık görevine getirilirken, Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı, Refik Koraltan ise Meclis Başkanı olmuşlardır.
Menderes TBMM’de konuşma yaparken.
Halkta büyük bir coşku ve umut meydana getiren Demokrat Parti iktidarının ilk yılları, özellikle ABD’den gelen yardımlar ve iyi giden havalar sayesinde, adeta bolluk içinde geçti. Bu durum da halk nezdinde DP’nin itibarını arttırdı.
Demokrat Parti, 1950 yılı Genel Seçimleri ile başlayıp, 1954 ve 1957 Genel Seçimleri’nden galip gelen taraf olarak çıkmıştır. İktidara geldikten sonra ise kendilerinden önceki dönemlerde yapılanlardan “yanlış olduğunu düşündükleri” adımları düzeltme yoluna gitmişlerdir. Bunlara en bariz örnek, iktidara gelir gelmez geri getirdikleri Arapça Ezan uygulamasıdır. Bunun yanında ülkemizin dört bir yanında karayolları inşasına hız verilmesi de özellikle kırsal kesimden büyük destek görmüştür.
Bu tür düzenlemeler her ne kadar halk arasında uygun görülmüş olsa bile, kimi düzenlemeler de halkı ve muhalefet kanadı olan CHP’yi rahatsız etmiştir. Buna en uygun örneklerden biri de ilk olarak 1940 yılında çıkarılan Milli Koruma Kanunu’nun (MKK) geri getirilmesidir. Atılan bir diğer adım ise Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıdır (Resmi olarak kapatılmamış, öğretmen okullarına dönüştürülmüştür.) ve bu karar bugün bile halen tartışılmaktadır.
Değişen Siyasi Durum
Dönemin siyaset sahnesinde önde gelen bu iki partinin anlaşmazlıklarının temelinde yatan etkenlerin başında tecrübesizlik gelmektedir. DP’nin iktidar; CHP’nin ise muhalefet tecrübesinin bulunmayışı kısır siyasal çekişmelere sebep olmuştur. Zaten gergin olan ortamda, 1954 Genel Seçimleri’nin galibi DP’nin “devr-i sabık” yaratmaya dönük attığı adımlar CHP kanadının sabrını zorlamaya başlamıştır.
1954-57 seçimleri arasındaki dönemde 6-7 Eylül olayları patlak vermiştir. Bu olaylar, 6 Eylül 1955 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yönündeki iddiaların duyulması ile galeyana gelen halkın İstanbul’daki Rumların yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri, mezarlıkları ve kiliseleri tahrip ve yağma etmesi ile başlamıştır. Ordunun desteği ile bastırılan bu olay, Türkiye dış politikası açısından bir yara olarak kalmıştır.
6-7 Eylül Olayları sırasında yaşanan tahribat.
İktidarına duyulan güvenin azaldığını hisseden DP, seçimi bir yıl öne alarak 1957 yılında yaptırmıştır. DP, seçimden galip çıkmış olsa da oylarında bariz bir düşüş görmüştür. Tekrar iktidara gelmiş olan DP, halihazırda var olan ve artık iyiden iyiye hissedilen ekonomik bunalımlar karşısında IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası’nın yardım çağrılarına daha fazla direnememiştir. IMF’den yardım alabilmek maksadıyla Türk Lirası devalüe edilmiş ve dolar 2,80 TL’den 9 TL’ye fırlamıştır.
Tam da bu döneme denk gelen, komşumuz Irak’ta 14 Temmuz 1958 tarihinde meydana gelen darbe ile birlikte Adnan Menderes hükümeti kuşkuya kapılmıştır. Bu vesile ile birlikte, zaten bir süredir kuşku ile bakılan CHP ile basın üzerindeki baskılar artmıştır. Bu kuşku ile 12 Ekim 1958’de DP tarafından kurulan Vatan Cephesi, gerginliği tırmandırmış ve uzlaşıyı neredeyse imkânsız kılmıştır.
Darbe Sesleri
1960 yılı Nisan ayının başında, İsmet İnönü’nün de içinde olduğu “Kayseri Olayı” yaşanmıştır. Zaten gergin olan bir ortamda bu olayın yaşanması üzerine, DP yönetimi tarafından 18 Nisan 1960 tarihinde Tahkikat Komisyonu’nun kurulmuştur. Bununla birlikte ağırlıklı olarak CHP kanadından pek çok kişiyi neredeyse bütün siyasi faaliyetlerden men etme maksadı güdülmüştür. Tahkikat Komisyonu, yaraları çözemediği gibi üzerine bir de adeta tuz basmıştır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri İstanbul’da sokaklara dökülmüş ve 28 Nisan’da çıkan olaylarda bir öğrenci hayatını kaybetmiştir.
Olaylar sonunda sıkıyönetim ilan edilmiş olsa da olaylar Ankara’ya sıçramıştır. 21 Mayıs 1960 tarihinde Ankara’da Kara Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı “Sessiz Yürüyüş” ile iktidara adeta alenen mesaj verilmiş ve 27 Mayıs günü gerçekleştirilen darbe ile DP iktidarına son verilmiştir.
Ancak darbenin zeminini oluşturan sebepler yalnızca bunlar da değildi. Ordu içerisinde DP karşıtı düşüncelerin oluşmasına sebep olan başka unsurlar da vardı.
Ordunun ağırlıklı olarak DP’ye karşı bir duruş sergilemesinin en bilindik sebebi DP’nin Kemalist geleceğe aykırı olan tutum ve söylemleriydi. Çünkü Ordu, kendini Atatürk’ün mirasçısı ve mirasının koruyucusu olarak görüyordu. Bunun yanında, DP’nin askerleri hedef alan tasfiye ve tutuklamaları da ülkenin sol kanadınca tepkiyle karşılanıyordu.
Bu vakalardan biri, Aralık 1957 tutuklamaları ile dokuz subayın tutuklanmasıdır. Bu subayların yargılamaları askeri mahkeme tarafından yapılmış ve soruşturma fazla derinleştirilmemiştir. Bunu “Ordunun kirli çamaşırlarını gizlediği” şeklinde yorumlayanların sayısı az değildir.
Buna ek olarak, din eğitiminin ilkokul ders müfredatlarına girmesi; İmam-hatip okulları ile ilahiyat fakültelerinin açılmasına önem verilmesi; Ezanın tekrar Arapça okunmaya başlaması; devlet radyosu üzerinden Kur’an okunması ve dini programlar yapılması Ordu nezdinde laikliğe aykırı olarak yorumlanmaktaydı.
Ve 27 Mayıs 1960 gününün ilk saatlerinden itibaren hareketlilik başlamıştır.
Albay Alparslan Türkeş radyo yayını ile darbe bildirisini halka duyuruyor.
Darbe bildirisinin ilk cümlesi dikkat çekicidir: “Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır.” Bildiride geçen “kardeş kavgasına meydan vermemek” ve “demokrasiyi içine düştüğü buhrandan” kurtarmak maksadıyla ülke yönetimine el koyulduğunu duyuruyordu. Bildiri içerinde, darbenin yansızlığının altı çiziliyordu.
Darbenin olduğu gün, vakit kaybedilmeden Milli Birlik Komitesi (MBK) kurulmuş ve başına Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel getirilmiştir. MBK’nin darbe sonunda ülkeyi yönettiği düşünülürse, Cemal Gürsel aslında yeni hükümetin başına getirilmiştir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve 7 Bakan TSK gözetiminde tutulmuştur. İçişleri Bakanı Namık Gedik, gözetim altında tutulduğu 29 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da Kara Harp Okulu’nda intihar etmiş ve gözetim altında tutulan 150 kişi Yassıada’ya sürgün edilmiştir. Ertesi gün, 30 Mayıs 1960 tarihinde Cemal Gürsel 24. Hükümeti kurmuştur ve 12 Haziran’da MBK geçici anayasayı kabul etmiştir. 11 Temmuz 1960 tarihinde eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a yönelik, idam cezasındaki yaş sınırı kaldırılmış ve Bayar Yüce Divan’a sevk edilmiştir.
MBK, TSK içerisini istediği gibi şekillendirmek amacıyla yoğun bir tasfiye ve ihraç dönemine girmiştir. Bu dönemde, Genelkurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın da aralarında bulunduğu ve “Eminsular” olarak adlandırdıkları 235 general emekliye sevk edilmiştir.
Takip eden süreçte, 1 Eylül 1960 tarihinde, MBK kararıyla DP’nin bütün mallarına el koyulmuştur. 5 Ekim tarihinde alınan kararla birlikte sıkıyönetim 1 Mart 1961’e kadar uzatılmış ve Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı Kurulmuştur.
Yassıada Davaları
İlerleyen süreçte MBK içerisinde de anlaşmazlıkların baş göstermesi üzerine “14’ler Olayı” meydana gelmiştir. MBK, bu olayda 14 üyesini yurt dışına ihraç etmiştir. Grup içindeki Alparslan Türkeş de büyükelçilik müşaviri olarak Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’ye gönderilmiştir.
14 Ekim 1960 tarihinden itibaren Yassıada Davaları görülmeye başlamıştır. Yassıada Davaları kapsamında 203 davaya bakılmış ve toplam 872 oturum yapılmıştır. Mahkemeler son bulduğunda 15 sanık çeşitli isnatlardan suçlu bulunarak idam cezası almışlardır. Bu cezalardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961 tarihinde, Adnan Menderes ise 17 Eylül 1961 tarihinde idam edilmişlerdir. Üç idamın ardından dönemin ABD Başkanı Kennedy ve II. Elizabeth’in girişimleriyle diğer mahkûmların cezaları müebbet hapse çevrilmiştir.
Yargılamalar sürerken, 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoyuna sunulan Anayasa %61.5 ile kabul edilmiştir. 15 Ekim 1961 tarihli genel seçimi sonunda CHP 173, AP (Adalet Partisi) 158, CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) 65 ve YTP (Yeni Türkiye Partisi) 54 milletvekili ile meclise girmişlerdir. 26 Ekim tarihinde toplanan mecliste Cemal Gürsel 607 oyun 434’ünü alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 4. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ardından 15 Kasım’da CHP-AP Koalisyonu protokolü imzalanmış ve 20 Kasım’da İsmet İnönü Başbakanlığında Türkiye’nin ilk koalisyonu olan 26. Hükümeti kurulmuştur.
Ülkemizde, daha sonraki yıllarda yaşanan 1971 Muhtırası, 1980 Darbesi, 28 Şubat ve 15 Temmuz Darbe Girişimi gibi vakaların da ilk adımını oluşturan 1960 Askeri Darbesi, tarihimizde derin bir iz bırakmıştır. Unutulmamalıdır ki, hiçbir darbe, hiçbir toplumu ileri götürmez. Yazımı 1960 Askeri Darbesi’nin darbe bildirisini radyo yayınında canlı olarak okuyan Alparslan Türkeş’in ünlü bir sözüyle bitirmek istiyorum: “En kötü demokrasi, en iyi darbe idaresinden daha evladır.”