Suyun Akışı

 

Sizce insanlık tarihini birkaç cümle veyahut bir atasözüyle özetlemek mümkün mü? Evet bunu yapmak oldukça zor olur aslında. Ama illaki ifade etmemiz istenirse bunu yapabilecek çok güzel bir Afrika atasözü var. “Sular yükseldikçe balıklar karıncaları, sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer. Kimin, kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.” Peki, bu atasözünde “ suyun akışı ” kavramıyla anlatılmak edilen tam olarak nedir? Gelin biraz bunu irdeleyelim.

İnsanların karakteristik yapısı, davranış bağlamları olduğu gibi milletlerin de karakteristik yapısı ve davranış bağlamları vardır. İşte bu yapılar bir milleti kendi zaman dilimi içinde kuvvetlendiren ve bir güç haline getiren unsurlardır. O halde bu bağlamlar temelinde değerlendirme yapacak olursak, bir milletin tarihin herhangi bir safhasında arzuladığı güce kavuşması gayet doğaldır. Bu sebepledir ki, tarihte hemen hemen her millet güçlü olmanın hazına varmış ve diğer milletler üzerinde egemenlik elde etme fırsatı bulmuştur. Perslerin Anadolu’yu tek bir müfreze dahi olmadan yüzlerce yıl sadece istihbarati faaliyetlerle kontrol etmesi, bugünkü Yunanistan topraklarına kadar uzanan büyük seferler düzenlemesi ve Büyük Kiros döneminde güçlerinin zirvelerine ulaşması Pers tarihi açısından son derece önemlidir. Latin tarihine baktığımızda ise yaklaşık olarak iki bin yıl süren bir Roma serüveni karşımıza çıkıyor. Basit İtalyan şehir devletlerinden yükselen Roma İmparatorluğu gerek askeri gerekse medeni anlamında çok ileri seviyelere ulaştı. Öyle ki dünya tarihinde ilk yanaşık düzen talimnamelerine, ilk hukuk fakültelerine ve meclisin karar verdiği yazılı kanunlarına sahip olan bir medeniyet oldu. Yüzyıllarca cumhuriyetle yönetildi ve gerek kavimler göçü gerek Vandal istilaları gerekse Kartacalıların bitmek bilmeyen saldırısına rağmen yıllarca gücünü korudu. Ülkemizin de kullandığı Kıta Avrupası hukuk sistemini ve tüm Avrupa’yı baştan başa saran özgün bir mimariyi insanlığa miras bırakmayı başardı. Peki ya İngilizler, onların Kanada’dan Avusturalya’ya kadar uzanan güneş batmayan imparatorlukları, Fransızların Afrika’yı çepeçevre saran sömürge kolonileri. Makedon İmparatorluğunun Kralı Büyük İskender’in genç yaşında Hindistan’a kadar ele geçirmesi ve Türklerin Avrupa’yı dize getiren hükümdarları, İslam halifelerini kurtaran padişahları, Kiros’u dize getiren kadın hükümdarları ve yüzlerce yıl süren dünyaya hükmetme safhaları…

Peki, tarihte hemen hemen her millet güçlü olmanın hazzına varmış ve bunu elde etmişse burada övünülecek veya yerilecek kısım nerededir? İnsanlık tarihinde şöyle bir geriye gittiğimizde geçmiş çağlarda cesur ve inançla savaşan orduların zaferler kazandığı, 15. yy dan sonra ise artık yavaş yavaş orduların teçhizinin ne kadar önemli olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki Çaldıran savaşında Osmanlı askerlerinden çok daha iri ve heybetli olduğu söylenen Şah İsmail’in askerleri Yavuz Sultan Selim’in ateşli silahlarına karşı çaresiz kalmıştı. Bu olaya sebebiyet veren durum ise Türkmenler arasında ateşli silah kullanmanın ayıp sayılması ve yiğitliğe gölge düşürdüğü düşünülmesinden öte başka bir şey değildi. Günümüzde ise sistem bir hayli değişti artık orduların teçhiz işlevini mühendisler, personel görevini ise ekonomistler ve iktisatçılar görmekte…

Tarih boyunca güç belirlemede bilek kuvvetinin öncelikli olduğu dönemlerin sona ermesi,  akıl ve bilimin ileri geçmesi işte tam olarak da “Suyun akışının” değişmesidir. Bu değişime ayak uyduramayıp bugün sefil halde yaşayan hatta yaşamaya bile fırsat bulamayan, tarih sahnesinden silinen birçok millet var. Bunların yanında dünün gereklerini yapan, bugünün isteklerini karşılayan ve yarının planlarını kuran birçok millette başarı merdivenlerini uygun adımlarla tırmanmakta veya zirvedeki konumlarını korumaktalar.

Şu yaşadığımız günler bize göstermekte ki, bilek kuvvetinin ve kahramanlıklar devrinin sonuna gelinmiş. Bilgi ve teknoloji devrinin kapıları ardına kadar açılmıştır. Dünün hülyalı zaferlerini kutlayan, at üzerinde cenk ettiğini anarak içerleyenler ise suyun akışının değiştiğinin hala farkında olmayanlar ve olmamakta ısrar edenlerdir. Bu insanlar ne fenni bilimler adına içerik üretiyor ne de beşeri bilimler adına milli bir fikir inşa edebiliyor. Pek tabi ki bunları üreten milletlere zihinsel olarak esir konumuna düşmek zorunda kalıyorlar. Elbette insanlar geçmişleriyle övünmeyi ve bunları iyilik içinde yâd etmeyi hak ederler. Fakat işin sadece bu boyutuyla ilgilenen ve bin yıl önceki düşüncelerle hala bugün başarıyı yakalayabileceğini sanan insanlar uzunca bir dönemdir hüsran nehrinin kıyılarından ayrılamıyorlar ve görünen o ki ayrılamamaya da devam edecekler. “ Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir “ bu günlerde sıkça duyduğumuz fakat uygulamada başarısız olduğumuz. Herakleitos’un 2500 yıl önce söylediği bu söz her şeyi ne kadar da güzel açıklıyor.

Velhasıl kelam demem o ki, geçmişin yasını tutanlar veya o günlerin heyecan veren zaferlerini hala kutlamaya devam edenler, bugün için bilim üretmede, kafa yormada çaresiz kalıp kendini avutanlar mıdır? Yoksa teknoloji üretip yeni bilimsel keşifler yapan ülkelerin refah seviyelerini ve sahip oldukları güçleri göremeyenler midir? Ya da hala zihinlere girmeden, düşünceleri etkilemeden; silahla, zorla işleri çözebileceğini zannedenler midir? Veya içinde bulunduğumuz vahim durumun böyle devam etmesini arzulayıp halkı hâlâ uyutmaya devam etmek isteyenler midir?

%d blogcu bunu beğendi: