Müslüman Kardeşler ve Mursi’nin Ölümü

 

Bu yazımda, Muhammed Mursi’nin ölümü ile tekrar gündeme gelebilecek konuları değerlendirecek ve bunları geçmişe dayandırmaya çalışacağım.

Müslüman Kardeşler (İhvânü’l-Müslimîn, İhvan), Hasan el-Benna (Şeyh Hasan) öncülüğünde 1928 yılında Mısır’da kurulmuş ve 1930’lu yılların sonunda siyasi olarak aktifleşmiş bir gruptur. Bu siyasi aktifliğin başlamasıyla birlikte, etkin ve modern olmasa da Mısır’da muhalefet rolünü üstlenmişlerdir. Hasan el-Benna’ya göre, İslam dünyası Batı etkisinden çıkmalı ve Şeriat ile yönetilmelidir. Şeriat ise Kur’an ve Sünnet üzere olmalı ve günlük yaşamdan devlet işlerine kadar her konuyu kapsamalıdır. Kadınlara karşı adil olunması konusundaki hassasiyeti ve muhafazakarlığı ile bilinen el-Benna 1949 yılına kadar oluşumun liderliğini üstlenmiştir.

“Çözüm İslam’da” Pankartı Taşıyan Bir Müslüman Kardeşler Üyesi

Müslüman Kardeşler’in temelinin atıldığı bu dönemde Mısır, İngiliz ve Fransız sömürüsü altındaydı. Dolayısıyla, İhvan’ın da kuruluş sebebi olan aşırı batılılaşma sonucu yönetim, batı devletlerine kapitülasyonlar sağlamaktaydı. Bu da Arap milliyetçilerinin güçlenmesini sağlıyordu.

1940’lı yılların sonunda Müslüman Kardeşler, Mısır monarşisine ve Vafd Partisi’ne karşı bir tehdit konumuna gelmiştir. Gücünü ve caydırıcılığını göstermek isteyen Müslüman Kardeşler çeşitli eylemler düzenlemiş, gayrimüslimlere hizmet veren iş yerlerini kundaklamış, dinden dönenlerin evlerini basmış; adeta Mısır’ın kabadayısı olmuştur. Müslüman Kardeşler bu dönemde bir de mahkeme kurmuştur. Bu mahkeme, örgütün kendisine karşıt veya tehdit olarak gördüğü çeşitli yetkili isimleri gıyaplarında yargılayıp hükümler vermiştir. Bu isimler suikast yoluyla infaz edilmişler ve bu kaotik olaylar sonucu 1948 yılında İhvan resmen yasaklanmıştır. Fakat örgüt 1951 yılında güç bakımından tekrar toparlanmıştır.

1952 yılında Mısır’daki monarşik yapıya yönelik yapılan Özgür (Hür) Subaylar Darbesi sonucu tüm siyasi partiler ile birlikte Müslüman Kardeşler de kapatılmıştır. Bu tarihten sonra faaliyetlerini yeraltından yürüten topluluk Mısır dışında da faaliyetler göstermeye ve örgütlenmeye başlamıştır. Bunlardan biri de Suriye’de faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler’in kolunun Hama kentinde giriştiği protestolardır. 1982 yılında düzenlenen gösteriler Hafız Esad yönetimince bastırılmış ve yaşanan olaylarda binlerce insan hayatını kaybetmiştir.

1954 yılına gelindiğinde, Mısır’da iktidarda Cemal Abdünnasır (Nasır) vardı. Nasır, Arap milliyetçisiydi ve iktidarı sırasında Süveyş Kanalı konusunda İngilizlerle anlaşma yapmıştı. Bunu bir ihanet olarak gören İhvan, Nasır’a başarısız bir suikast girişiminde bulundu. Bunu fırsat bilen Nasır, örgütü tamamen yok etme niyetindeydi. Çabası uzun yıllar sürmüş olsa da bunu başaramamıştır. Sonrasında iktidara gelen Enver Sedat, Nasır’ın politikasını terk ederek ılımlı bir yol izlemeye çalıştı, ancak o da başarılı olamadı. Enver Sedat’ın 1981 yılında suikast ile öldürülmesinin ardından Mısır’da Hüsnü Mübarek dönemi başladı.

Hüsnü Mübarek’in iktidara gelmesiyle birlikte örgüt radikal alışkanlıklarını terk ederek sivil toplum örgütlerine, ticarete ve üniversitelere yerleşti. Bu yolla daha sonra da Suriye, Irak, Yemen, Libya ve Katar gibi çevre ülkelerde örgütlendi. 1990’lı yıllara gelindiğinde İhvan uluslararası bir güç haline gelmişti ve yerleştiği ülkelerden bazılarında etkin bir muhalefet haline gelmişti.

Müslüman Kardeşler asıl yükselişlerini Arap Baharı ile yaşadılar. Önceden örgütlenmiş oldukları ülkelerde devrilen liderlerin yerine gelebilecek yegâne adaylar kendi adaylarıydı. Nitekim Libya ve Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in dediği oldu.

Bu noktada Türkiye’nin tutumu da Müslüman Kardeşler’i destekler bir nitelik kazanmıştı. Buradaki amaç ise Orta Doğu’da Türkiye’nin desteklediği ülkelerin olması ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin, Orta Doğu’da bölgesel lider konumuna gelmesiydi. (Suriye’de muhalif grupları desteklememizin bir sebebi de budur.) Bu planın işlemediği bir nokta olan Suriye’de ABD’nin muhalif gruplara olan desteğini azaltması ve Rusya ile İran’ın Esad yönetimini desteklemesi etkin rol oynamıştır.

Müslüman Kardeşler’in halen en güçlü olduğu yer Mısır’dı. Burada Hüsnü Mübarek devrilmiş ve 2012 yılında seçim yapılmıştı. 2012 yılında, ilk defa seçimle gelen, Mısır’ın 5. Cumhurbaşkanı Mursi, ideolojik olarak kendine yakın olan Müslüman Kardeşler ile birlikte siyasete atıldı. Bu yolda 2000 yılında bağımsız olarak milletvekili seçildi. 2011 yılında Mısır Devrimi’ne muhalif bir lider olarak destek verdi ve 30 Nisan 2011 tarihinde de yine Müslüman Kardeşler’in kurduğu Özgürlük ve Adalet Partisi’nin başkanlığına getirildi. 1 yıl sonra, 30 Haziran 2012 tarihindeki Mısır Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde, Mısır’ın 5. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

İhvan grubunun, Mursi ile birlikte tek başına iktidara gelmesi pek çok siyaset bilimci tarafından eleştirilen bir durumdur. Bunun sebebi, ülkedeki en büyük güç olmasına rağmen henüz gücünü sağlama alamamış olmasıdır. Nitekim kısa zamanda iktidarının güçsüzlüğü de ortaya çıkmıştır.

Mursi ile iktidara gelmiş olan Müslüman Kardeşler, ABD’den de sert eleştiriler almıştır. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry yaptığı açıklamada Müslüman Kardeşler’in, Mısır Devrimi’nin üzerine konduğunu dile getirmiştir.

Mursi’nin iktidara gelmesiyle uygulamaya başladığı aşırı İslamcı politikalar, halk nezdinde tepkilere yol açmıştır. Mursi’nin (ve dolayısıyla İhvan’ın) bu tutumu, ABD’ye bir fırsat sunmuştur. İhvan’a karşı olan bu tutum dev protestolara dönüşmüştür.

İktidarı boyunca özellikle Kasım 2012’den itibaren kendisine karşı muhalif gruplar oluşan Mursi, geçici anayasal bir deklarasyon yayımlayarak anayasa hazırlamaya çalışan meclisi adeta bağladı ve kendi yetkilerini artırdı. Mursi’nin Ocak 2013’te seçim güvenliğini sağlamak için tüm resmî kurumları görevlendirmesi sıkıyönetime benzetildi. Gergin olan Mısır ortamında muhalif gruplar güçlenmekteydi. Nisan ayının sonunda Temerrüt (İsyan) ismiyle bir örgüt kuruldu. Temerrüt örgütü, Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin 1. yıldönümünde halkı sokaklara, protestoya çağırdı. Çıkan olaylarda yaşamını yitirenlerin sayısının artması sonucu Mısır Ordusu Mursi’yi, 48 saat içerisinde halkın taleplerinin yerine getirilmemesi durumunda silahlı kuvvetlerin kendi yol haritasını çizeceğini belirterek uyardı.

3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el-Sisi öncülüğünde gerçekleştirilen bir darbe ile yönetime el koyuldu. Ordu tarafından anayasa askıya alındı. Mursi darbeyi kabul etmeyip halkı darbeye karşı durmaya çağırdı. Bu çağrı ve ardından Mursi’nin tutuklanması sonucu Müslüman Kardeşler, Rabiat’ül Adeviyye Camii yakınlarında bulunan Nahda Meydanı’nda kurdukları kampta “seçilmiş cumhurbaşkanına ve halkın iradesine karşı” olarak nitelendirdikleri askeri darbeyi protesto etti.

Erdoğan’ın da kullandığı Rabia işareti, darbe karşıtı protestoların merkezi olan
Nahda Meydanı yakınındaki Rabiat’ül Adevviye Camii’nin adından gelmektedir.

Gerginliğin tırmanmasıyla, haftalarca süren bu protesto gösterilerinde ise 500’den fazla insan hayatını kaybetti. Protestolar ardından 14 Ağustos 2013’te güvenlik güçleri Nahda Meydanı’ndaki protestoculara müdahale etti. Yaşanan çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetti ve bunun üzerine Mısır’da olağanüstü hâl ilan edildi.

İskenderiye kentinin kuzeyinde yer alan Burc’ul-Arap Hapishanesinde tutulan Muhammed Mursi, 16 Mayıs 2015 tarihinde Hamas’a istihbarat sağladığı ve hapishaneden firar ettiği suçlamalarından yargılanıp idam cezasına çarptırılmıştır. Ardından 16 Haziran 2015 tarihinde hakkında açılan casusluk davasından müebbet hapse mahkûm edilmiştir. Bu mahkemelerde, Mursi haricinde Müslüman Kardeşler’in 17 üst düzey yöneticisi de idam cezası almıştır.

Eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi Mahkeme Salonunda

Takvimler Haziran 2017’yi gösterdiğinde, İhvan yöneticilerinin Katar’a kaçtığı iddiaları sonrası Körfez ülkeleri Katar’la ilişkilerini gözden geçirmeye ve Katar’a karşı bir tutum benimsemeye başladı. Bu süreçte Mısır ve Suudi Arabistan Katar’ı İhvan örgütüne siyasal ve finansal destek vermekle suçladı. Yaşanan bu gergin dönemde, Türkiye Katar’a asker gönderdi ve bir bakıma tarafını belli etti.

Özellikle 2013 yılındaki darbeden sonra pek çok ülke Müslüman Kardeşler’i terör örgütü listelerine eklemeye başladı. Hatta geçtiğimiz Nisan ayında Sisi ile görüşen Trump’ın da İhvan’ı terör örgütü listesine eklemeyi düşündüğü iddia edilmişti. Ancak (Kontrol: 1 Temmuz 2019) halen Amerika Birleşik Devletleri’nin Terörist Organizasyonlar Listesi içine dahil edilmemiştir.

Sisi – Trump Görüşmesi

Geçirilen bu süreçler esnasında Sisi, ekonomik açıdan verdiği sınavı da çok iyi yönetememekte. Bu haliyle de darbe sonrası Sisi yönetimini tanıyan Batı devletlerini dahi tedirgin etmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan ise Müslüman Kardeşler’in tekrar güç toplayıp kendilerine karşı bir girişimde bulunmasından çekinmektedir. Bundan dolayı Katar ve Türkiye ile ilişkilerinde problemler yaşamaktadır.

Muhammed Mursi, 17 Haziran 2019 tarihinde mahkeme salonunda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Yazımın çeşitli yerlerinde belirttiğim üzere Mursi, iyi de olsa kötü de olsa, seçilmiş bir liderdi. Ancak Türkiye’nin ve Batı devletlerinden bazılarının Mursi’nin ölümünü bu kadar önemsemesinin sebebi seçilmiş bir lider olmasından çok bu liderin Müslüman Kardeşler mensubu olmasıdır.

Muhammed Mursi’nin ölümü üzerine Türkiye’de 81 ilde gıyabi cenaze namazı kılınmıştır.

Şimdi de Batı’yı ve Türkiye’yi uzun zamandır rahatsız eden tutumlarıyla dikkat çeken Sisi yönetimine müdahale etmek ya da uyarı vermek için bulunmaz bir fırsat doğmuştur. Hatta bu amaç uğrunda Mısır’da halen terörist organizasyon olarak tanınan Müslüman Kardeşler’in tekrar faaliyete geçmeleri mümkün hale gelmiştir.

Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayı nasıl ki Suud prensi Muhammed’in hizaya getirilmesi için bir gerekçe olduysa; Mursi’nin ölümü de Sisi yönetimi için benzer bir sonuç doğurabilir. Nitekim Mursi’nin ölümü de büyük bir tartışma başlatan ve hala sıcaklığını koruyan bir konudur.

Yukarıda bahsettiğim gibi; ABD, Müslüman Kardeşler’e karşı olan politikalarına ve açıklamalarına rağmen henüz terör listesine dahil etmedi. Bu da Müslüman Kardeşler’in tekrar gün yüzüne çıkarılıp kullanılabileceği ihtimalini canlı tutmakta. Olur da bu ihtimal gerçekleşirse, bu politikada Türkiye’nin de yer alması olasıdır. Ayrıca bu ihtimal gerçekleşirse, Kaşıkçı cinayetinin neden Türkiye’de gerçekleştirildiği sorusuna da cevap olabilir.

 

%d blogcu bunu beğendi: