En Kanlı Darbe: 12 EYLÜL

 

12 Eylül darbesi, 27 Mayıs darbesi ve 12 Mart muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin sivil ve meşru hükümetlere yapmış olduğu üçüncü müdahaledir. Yapılan diğer müdahaleler gibi binlerce insanın mağdur olmasına neden olan 12 Eylül Darbesi, aynı zamanda Türkiye’de yapılmış olan en kanlı darbedir. Neticesinde 650 binden fazla kişi için gözaltı, 230 bin kişi için yargılama ve 7 bin kişi için idam kararı alınmış olup bu 7 bin kişiden 517’si için idam kararı gerçekleşmiştir.

12 Eylül darbesinin lideri olan Kenan Evren 5 Eylül 1977’de Orgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, ardından bu tarihten yaklaşık 6 ay sonra yani 6 Mart 1978’de Genelkurmay Başkanlığı’na atandı. Erken gelen bu gelişmeler bile darbenin geleceğinin ilk sinyallerini veriyordu. Dolayısıyla ihtilalin yapıldığı tarih olan 12 Eylül 1980’de Genelkurmay Başkanlığı görevi Kenan Evren tarafından yürütülüyordu. İhtilalin yapılmasının ana sebeplerinden birkaçı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin uzamasıyla beraber ortaya çıkan kargaşa ve belirsizlik, ülkede uzun zamandır süregelen sağ-sol kavgası neticesinde kanı deli gibi akan gençlerin birbirini kırması, kırdırması ve meclisin artık görevini yerine getiremez hale gelmesidir. İhtilalin hedefi ise görevde olan Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümetti. Darbe başladığında, yani resmi kaynaklara göre 03:59 olarak belirtilen saatte uyumakta olduğu bilinen Kenan Evren, kapısının çalınmasıyla uyanır. Kapının ardında olan ise genç bir subaydır. Kenan Evren’i görünce yolların açık olduğunu rapor eder. Tabi yollar açılana kadar geçen süreçte PTT ve TRT binalarına el konmuş olmakla birlikte, Türkiye’de hemen hemen her şehirde kontrol askerler tarafından sağlanmaktaydı. Ancak Kenan Evren için her şey daha yeni başlıyordu. Paşaya göre kontrolü tamamen sağlamak için liderlerin gözaltına alınması şarttı ve bunun da en büyük titizlikle yerine getirilmesi için şöyle emretmişti: “Askerlerden herhangi biri, bir parti liderinin kapısını dahi çalmasın. Liderlerin tanıdıklarından birini alarak evlerine gidin. Kapıyı onlar çalsın.”

Tutuklamalar şöyle gelişmişti; Süleyman Demirel, daha sonra Bülent Ecevit ve son olarak Necmettin Erbakan az çok bekledikleri manzara ile karşılaşıp gözaltına alındı. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ise tüm aramalara rağmen evinde bulunamadı. Kenan Evren ise meslektaşı ve 1960 darbesinin önde gelen isimlerinden olan Alparslan Türkeş’in karşı darbe yapmasından çekiniyordu. Bu yüzden Alparslan Türkeş’in alınamamasına oldukça canı sıkılsa da belli etmemeye çalışıyordu. Ancak bu can sıkıntısı uzun sürmüyor, Alparslan Türkeş 3 gün sonra Ankara Merkez Komutanlığı’na teslim oluyordu. Peki bu 3 günlük süreç içerisinde Alparslan Türkeş neredeydi? Ne yapıyordu? Bu soruları sanki sizden duyuyor gibiyiz, hemen açıklayalım.

80 darbesinin haberini alan ilk siyasi lider olan Alparslan Türkeş darbe daha başlamadan yakın bir arkadaşının evinde saklanmaya başlamış, luzüm gördüğünde ise bir başka arkadaşının evine geçerek yer değiştirmişti. Alparslan Türkeş’in endişe ettiği tek konu gözaltına alınmaktan ziyade darbenin sol görüşe sahip askerler tarafından yapılacak olmasıydı. Onun dışında Alparslan Türkeş de dahil olmak üzere siyasetçilerin büyük çoğunluğu hükümete yapılacak askeri bir müdahaleyi tahmin ediyordu fakat yapılacak olan bu müdahaleye karşı herhangi bir hazırlık yapmamış ya da herhangi bir önlem almamışlardı.

Söz konusu 80 Darbesi olunca o dönemi yaşamış ve bilen insanların hafızalarında yer etmiş olan meşhur radyo konuşmasından bahsetmeden geçmek olmaz. İlk olarak bildirinin yayınlanacağı radyo ayarlandı. Neticesinde TRT Haber Spikeri Mesut Mertcan, darbe bildirisini okudu. Bu darbe bildirisi içerik olarak Parlamento üyelerinin dokunulmazlığının kaldırılmasından, bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildiğinden, yurtdışına çıkışların yasaklandığından ve vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamak adına sabah 05.00’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkmanın yasak olduğunu bildiriyor, vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve milletin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güvenmelerinin beklendiği sözleriyle darbe bildirisi son buluyordu. Daha sonra kameraların karşısına çıkacak olan Kenan Evren darbenin neden yapıldığına dair kamuoyunun aklında olan tüm sorulara cevap vermiş, halkın aklında bulunan soru işaretlerini gidermeye çalışmıştı. Gözaltına alınan Necmettin Erbakan’ın Uzunada’ya sürgüne, Alparslan Türkeş’in idamı istenmesine rağmen bir ay Uzunada’da, sonrasında da Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastanesi’nde hapis yatmasına karar verildi. Fakat 9 Nisan 1985’de tahliye oldu. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel ise eşleri ile birlikte Hamzakoy’a sürgün edildi. Konu başta Alparslan Türkeş olmak üzere bu siyasi liderlerin neden idam edilmek yerine sürgün ya da hapis cezası aldığına gelince Kenan Evren bu durumu şu sözleriyle açıklamıştır: “Asalım da kahramanlaştıralım mı?”

Bu sürecin devamında Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel başta olmak üzere Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan gibi isimlerle görüşmek, bu isimler hakkında soru sormak ve herhangi bir şey yazmak yasaklandı. Bu ve bunun gibi radikal kararların arkasına sürekli yenileri ekleniyor, en başta darbeye alkış tutan ve destekleyen halk artık bu durumdan iyice bezmişe benziyordu. Bu kararlardan en çok öne çıkanlar düğün yapmak için bulunulan bölgedeki askeri birliklere gidip izin almanın gerekiyor olması, çocuklara isim konulması konusunda yapılan düzenlemelerle birlikte örf ve adetlere uygun olmayan isimlerin konulmasının yasaklanması, birçok vatandaşın fişlenmesi, basın hakkında düzenlemelerin yapılması ve ülkede tek sesliliğin oluşturulması bunlardan bazılarıdır. Kenan Evren ve yanındakiler eleştirilemez hale getirildi. Milliyet, Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri kapatıldı.

6 Kasım 1983 tarihinde Türk halkı askeri yönetime son verip, kendisini yönetecek olan yeni hükümeti belirlemek için sandık başına gidecekti. Bu seçimde önem arz eden durum, 12 Eylül darbesi ile kapatılan hiçbir partinin ve gözaltına alınıp sürgüne gönderilen veyahut tutuklanan siyasi liderlerin bu seçime katılamamış olmasıdır. Seçimin galibi o zamana kadar insanların hakkında pek bilgi sahibi olmadığı Turgut Özal’ın Anavatan Partisi olmuş ve askeri yönetim son bulmuştur.

Şunu da unutmayalım ki; seçilmişlerin en kötü yönetimi bile en iyi askeri yönetimden daha iyidir.

Yazar: Ömer Faruk KÖSE